Dünyaya gelişimizi biz belirlemedik

Anne ve babamızı da biz belirlemedik

Ne zaman ve nerede doğacağımızı da biz belirlemedik

Hangi koşullarda büyütüleceğimizi de biz belirlemedik

Nasıl öleceğimizi de çoğunlukla biz belirlemiyoruz

Belirlediğimiz tek şey varsa o da nasıl yaşayacağımızdır.”

Joseph Epstein

Önsöz

Demokrasi bireye nasıl yaşayacağını belirleme hakkını verirken, darbeler bu biricik tercihi bile ona çok görüyor. Demokrasi bireyin özgürlüklerini güvence altına alırken, darbeler elinde güç bulunanlara istediğini yapma özgürlüğünü veriyor. Demokrasi bireyin “özgür iradesi”ne saygı duyarken, darbeler bireyi bir kişi veya zümrenin keyfi iradesine “esir” ediyor. Demokrasi bireyin özel yaşamına yapılan müdahalelere engel olurken, darbeler özel yaşamın her alanına müdahale ediyor. Demokrasi din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alırken, darbeler bir kişi veya zümrenin inanç ve ideolojisini herkese dayatıyor. Demokrasi kabiliyetleri inkişaf ettirmek için özgür bir zemin sunarken, darbeler kabiliyetleri çürümeye mahkum ediyor. Kısacası, demokrasi insana insanca yaşama imkanı sağlarken, darbeler insanı uzaktan kumandalı robotlar veya ipi başkasının elinde olan kuklalara dönüştürüyor. Bu anlamda Türkiye’nin son bir asırlık tarihi “demokrasi mücadelesi” tarihi olarak anılabilir. Buna meşrutiyetin ilanıyla birlikte bir kısım demokratik haklara kavuşan halk ile bu hakları onlara çok gören “zorba elitler” arasında geçen bir “özgürlük mücadelesi” tarihi de denilebilir. Veya ağalar, beyler, paşalar, şehler ve halk arasında geçen bir “iktidar mücadelesi”  tarihi de denilebilir.  Ancak bu süreçte iktidarı elinde bulunduran elitler binbir çeşit darbelerle halkın iktidar olmasına mani oldular.

Üzülerek itiraf ediyorum ki, eskiden, yabancı dostlarıma, gururla Anadolu’nun binbir tarihi eseri içeren bir “açık hava müzesi” olduğunu anlatırken, şimdi utançla, her çeşit darbeyi içeren bir “darbeler müzesi” olduğunu söylüyorum. Hem de sürekli yenilenen ve bilumum darbeleri içeren bir müze.  Yeniçeri isyanlarıyla “ilkel darbe”ler teşhir edilirken, Jön Türklerin marifetiyle “modern darbe”lerin teşhiri başladı. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla halka iktidar vaad edenler, aradan yüzyıl geçmesine rağmen, halkın iktidar olmaması için herşeyi yaptılar. İttihat ve Terakki yönetimiyle başlayan ve tek partili dönemle devam eden elitlerin oligarşik yönetimi, çok partili dönemde demokratik sisteme geçişle tehlikeye girdiğinde “modern darbe”ler devreye girmeye başladı. 27 Mayıs ihtilali, 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül darbesiyle her on yılda bir demokratik sisteme balans ayarları çekildi. Sisteme elitlerin iktidarını güvenceye alacak sigortalar yerleştirildi. Bütün darbelere rağmen halkın demokrasi talebi artarak devam edince, 28 Şubat’ta “post-modern darbe” ile sisteme yeni bir  ince ayar verildi. Bu da yetmeyince, 27 Nisan’da “e-muhtıra” ile cumhurun kendine başkan seçemeyeceği ilan edildi. Çankaya Köşkü etrafında kırmızı hatlar çizildi. Cumhurun içinden çıkanların nereye kadar yükselebileceğinin sınırları tayin edildi. Bununla da maksadına ulaşamayan “zorba elitler” bu sefer kendi iktidarlarının bir başka sigortasını devreye sokarak “hukuk darbesi”ni başlattılar. Kısacası, Meşrutiyetin ilanıyla beraber harekete geçen “demokrasi treni” aleni, gizli, modern, post-modern, hakiki, sanal birçok “darbelere(kazalara)” maruz kaldığı için, aradan yüzyıl geçmesine rağmen, henüz menziline ulaşmadı.

Elinizdeki kitap, “demokrasi treni”ne yolda tuzak kuranların kimler olduğunu anlatıyor. Tuzakçıların kanındaki “zorba virüsü”nü teşhis ediyor. Bu virüsün toplumun bütün katmanlarına nasıl bulaştıığını tahlil ediyor. Zırva tevillerle bireyin yaşamına müdahale eden zorbacıları şiddetle tenkit ediyor. İlahi veya beşeri kanunlarla kayıt altına alınmayan zorbacıların yaptığı tahribatı tasvir ediyor. “Bilgi çağı”na atlamak için bu virüsten kurtulup hem ailede, hem okulda, hem üniversitede, hem bürokraside, hem medyada, hem de askeriyede demokratikleşmenin zaruri olduğunu teyit ediyor. Kitap, zorba virüsünü teşhis ve tahlil etmekle kalmıyor, ona karşı bağışıklık kazandıracak “darbe aşısı”nı da öneriyor. “Eğitim aşısı”, “adalet aşısı”, “hak ve hürriyetler aşısı”, “demokrasi aşısı”, ve “vergi bilinci aşısı”ndan oluşan karma bir “darbe aşısı”nın belirli dozlarda alınmasını tavsiye ediyor.  Her türlü darbelerden korunup, bilgi çağını yakalamanın yolunu gösteriyor. Farklılıkları zenginlik görüp, herkesi hatta herşeyi dost edinmenin sırrını paylaşıyor. Meşrutiyeti cami kürsülerinde vaaz veren, dağ ve çölleri medrese yapıp, onun faziletini halka anlatan Bediüzzaman’ın Münazarat’ına özel bir yer ayırıyor.  Kısacası, bir asır önce kalkan “demokrasi treni”nin herkese ve her kesime ulaşması için yapılması gerekenleri anlatıyor. Anadolu insanına her türlü zorbaların esaretinden kurtulmanın yolunu gösteriyor. Kendi yaşamlarını kendi özgür iradeleriyle belirleme hakkına sahip olduğunu telkin ediyor. Rahmani bir hediye olan özgürlüğün insan için ekmek kadar, su kadar zaruri olduğunu beyan ediyor.

Kitabın yayına hazırlanmasında büyük katkıları olan herkese; tamamını okuyup takdim yazısını kaleme alan Doç.Dr. Ahmet Yıldız’a, yayınevi müdürü Selahattin Arslan’a, yayın yönetmeni Dr. Veli Sırım’a, kitabın editörü  Özlem Gölcü’ye, kapak tasarımcısı Kenan Bıyıklı’ya, sürekli desteğini gördüğüm eşime ve feragatta bulunarak kitaba zaman ayırmamı anlayışla karşılayan kızlarıma teşekkür ederim.

Dr. Furkan Aydıner, 8 Mayıs 2008, Florida-ABD

 ©Copyright 2008. All Rights Reserved.