Takdim 

Carl Sagan’ın belirttiği gibi, uzaydan bakıldığında dünya, sınırların olmadığı masmavi bir küre gibi görünüyor. Yaklaştıkça, insanın kendisine tüm varlıkların musahhar kılınmasının, pek de pozitif sayılamayacak bazı tezahürleri seçilebilir hale geliyor. Ulusal sınırlar, farazi de olsa, çelikten ipler gibi insanları ve toplumları birbirinden ayırıyor.

13. Yüzyılda yaşayan Marco Polo, seyahatnamesinde uzakdoğuda yaşayan ve inançları farklı insanlardan bahsettiğinde, tepsi dünyanın Hıristiyan müminleri ciddi bir inanç şoku yaşamışlardı. Kendi inançlarından farklı inanç olabilir miydi? Kendilerinden farklı insanlar nasıl var olabilirdi? Olmamalıydı, çünkü her şeyin tek doğru biçimi olabilirdi, o da kendilerinde bulunandı. Açıklanamayan farklılıkların dünyasında yaşamak zordu doğrusu.

 Türkiye’ye de dışarıdan, mesela Amerika’da yaşayan bir “yerli” insan gözüyle bakıldığında Türkiye’nin dünyanın en anlaşılmaz ve karşılaştırma kabul etmeyen ülkesi olduğu fark edilebiliyor. Oysa hepimiz insanız ve toplumlar halinde yaşıyoruz. Farklılıklar kadar benzerliklerimiz de var. Hele aynı küme içinde bulunduğu sanılan ülkeler arasında bir ülkenin sürekli “ayrıksı” durduğunu görmemek çok zor. Bu ülke Türkiye. Bu ülke “Biz bize benzeriz!” şiarı üzerine kurulmuş bir ülke. Peki ama muasır medeniyet arayışı bu şiarı nakzetmiyor mu? Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri yürüten bir ülke, siyasi, toplumsal ve ekonomik kurumlarını AB çerçevesine göre düzenleme taahhüdü içine tanım gereği girmiş değil midir?

Bu böyledir de, mesele “medeniyetçilik ve milliyetçilik” adına yerleşikliği korunmaya çalışılan pratiklerin demokratik bir niteliğe kavuşturulmasına gelince, tarih duruyor, toplumsal muhayyile tarihdışılaştırılmaya çalışılıyor. Türkiye’de laiklik ve milliyetçilik ısrarla Cumhuriyetimizin henüz demokratik niteliğinin son derece kısıtlı olduğu tek parti dönemindeki anlaşılma biçimiyle sürdürülmeye çalışılıyor. Üstelik bu, Cumhuriyetimizin değiştirilemez nitelikleri arasında yer alan demokrasi ve hukuk devleti niteliklerini ayaklar altına alma pahasına yapılıyor. Sevindirici olan, Türkiye’de siyaset kurumunun tanımlayıcı çoğunluğuyla, eksikleri olsa da, siyasete sahip çıkması ve problemleri siyaset içinde çözme yaklaşımını sürdürmesi.

Yerleşik çıkarlarını demokratik devletin vazgeçilmez nitelikleri arasında yer alan laiklik ve milliyetçiliğin, siyaset dışı tutulmaya çalışılan otoriter yorumlarına bağlayan bürokrasi, medya ve büyük sermayenin “çağdaşlaşma” kültünü berhava etme pahasına, sürekli demokrasiyi ve hukuk devletini “sigaya çeken” eylemleri, artık Türkiye’nin taşıyamayacağı noktaya ulaşmış durumda. Bu sigaya çekme kendisini “irtica histerisi” şeklinde ortaya koya geldi. Aslında yapılan hep “cambaza bak cambaza” deyip sistemin bu yerleşik çıkarları korumasını güvence altına almak olmuştur:Bkz. 28 Şubat süreci!

Furkan Aydıner, Amerika’da yaşayan Türkiyeli bir bilim adamı. Amerika’dan Türkiye’ye bakınca gördüklerini ve hissettiklerini zaman zaman Türkiye okuyucusuyla paylaşma ihtiyacı hissettiği için elinizdeki kitap ortaya çıkmış bulunuyor. 27 Nisan e-bildirisine ilişkin yazısı iyi bir kara mizah örneği. Toplumsal ilişkilerimizi fesada uğratan, siyaseti bir tahakküm ağı haline dönüştüren, aileyi bir mutsuzluk yuvası haline getiren, üniversiteyi, dogmaların ve modern hurafelerin dayatıldığı ortamlara dönüştüren, ve bilumum darbelere kaynaklık eden “zorba virüsü” Aydıner’in dilinde geldiği yere gönderilmesi gereken bir gulyabani. Bu virüse aslında toplumsal bünyemiz artık yeterli antikoru üretmeye başlamış durumda. Zorba virüsüyle baş edebilen Türkiye, bu virüsün ürediği ortamları sterilize  ederek demokrasisini yerleşik hale getiren, ekonomisini yapısal istikrara kavuşturmuş, başı dik bir Türkiye olacaktır.

Aydıner’e göre, Meşrutiyet’ten beri demokrasimize darbeler vuran “zorba virüsü” halen çok faal durumda. Türkiye’yi laiklik için güvenli hale getirmek adına yapılan “askeri balans ayarı” ile dünyayı demokrasi için güvenli hale getirmek adına yapılan şiddetin küreselleşmesine dayalı balans ayarları, Türkiye’nin ve dünyanın dengesini bozan ve hem laikliğe, hem de demokrasiye olan inancı zedeleyen, zorba virüsünün patlama yaptığı süreçler.

Fikir ve teşebbüs hürriyeti, açık toplum olabilmenin olmazsa olmazlarındandır. Hür üniversite bunun en önemli zeminlerinden biridir. Türkiye’de üniversitenin kendisini dogmatik bir çerçeveye hapsetmesi ve hür fikri kanatlandırmak yerine onu “iğdiş” etmeyi gaye-i hayal edinmesi, Türkiye’yi yalpalatan en önemli amillerden biridir. Bu bakımdan yazar, yüzüncü yılında bulunduğumuz II. Meşrutiyetin hemen sonrasında, “aşiret üniversitesinde,” İttihatçıların İslam’a ilişkin duyarsızlık ve lakaytlıkları, ittihad-ı İslam politikasını devletin resmi politikası haline getiren ve hem Arapların, hem de Kürtlerin “baba” olarak gördükleri Sultan Abdulhamid’in tahttan indirilmiş olması yüzünden uzak durdukları Meşrutiyete ilişkin tüm istifhamları gidermek amacıyla, Münazarat isimli eserinde soru-cevap yoluyla hürriyeti imanın hassası olarak savunan ve Meşrutiyete İslam adına kredi açan Bediuzzaman’a son bölümde özel bir yer verir.

1908’den 2008’e uzanan yüz yıllık demokratikleşme sürecinde “zorba virüsü”, muhtelif isim ve resimler altında varlığını sürdürdü. Bu hiç bitmeyecek mücadele sürecinde zorba virüsünün yerel ve küresel ölçekte etkisiz hale getirilmesi, “en büyük insanlık”  olan İslam’ın doğru anlaşılması ve insana verilen istidat çekirdeklerinin neşvü nema bulacağı uygun zeminlerin hazırlanmasıyla doğrudan ilişkilidir. “Küçük medeniyet”in yolu, “büyük medeniyet”in ihyasına bağlıdır.

 Aydıner, rahat okunan üslubuyla, zaman zaman kendi hayat sergüzeştinden fıkralarla zenginleştirdiği bu çalışmasında, gözümüzü farklı olanın mümkün oluşuna açıyor ve Türkiye-ABD sarmalında pergelini insanlık üzerinde dolandırıyor. Askeri darbelere ilişkin yaptığı analizler, her demokratın yüreğine su serper cinsinden. Yazarın, Varto’nun bir köyünden küresel köye yaptığı yolculuğun eşliğinde askeri darbelerin neye “darbe vurduğunu” gösteren ve bu darbelerden korunma yollarını farkındalık düzeyimizi arttırarak anlatan satırlarına dikkatle eğilmek, her demokrat için ihtiyaç duyulan itici gücün süreklilik kazanmasına katkı sağlayacaktır.

 Doç.Dr. Ahmet Yıldız (Siyaset Bilimci)

                

 ©Copyright 2008. All Rights Reserved.